4 Şubat 2011 Cuma
zalimliğe karşı vicdani sorular
Hıncal Uluç, Defne Joy Foster’ı tek taraflı didiklerken istemediği bir şeyin de önünü açtı. 'keratası' Kerem Altan'ı da didikleme hakkı doğurdu. Hıncal'ın yazdıkları toplumsal ahlak bekçiliği maskesiyle tanıdığı birini koruma manipülasyonudur. Seksist ve gaddarca tek taraflı bir manipülasyondur. Çok açık ve net bir şey var. Kerem Altan yerine başka biri olsaydı bulgulara bakılınca kesinlikle gözaltına olurdu. Oysa zanlı bile değil
Şimdi durumu biraz didikleyelim?
Neden ambulans hemen çağrılmadı?
Kerem Altan'ın evde fenalaşan birini bırakıp kapalı poliklinikte dolaşması bir kurgu olabilir mi? Klinik önündeki o görüntüleri kim nasıl servis etti.
Adli tıp raporu ortada yokken neden ölüm nedeni diye ön rapor adli tıp raporu olarak servis edildi
Hıncal'ın 'kerata'sına uyuşturucu testi yapıldı mı. yapıldıysa sonuç ve bulgular nedir?
Kerem Altan'ın telefon kayıtları incelendi mi. hangi saatlerde kimle ne kadar konuşmuş?
Kerem Altan’ın olay günü kan örnekleri alındı mı?
1 Aralık 2010 Çarşamba
Aşk olsun Haydarpaşa!
Sarıldı sevgilisine Funda. Başını göğsüne yasladı. Kenan saçını okşadı Funda’nın. İkisi de susuyordu. Martılar konuşuyordu sadece. Kadıköy iskelesinden ayrılan vapur onları Haydarpaşa Garı’na götürüyordu. Orada tanışmışlardı. Haydarpaşa Gar’ı sevdalarının ilk durağıydı. O durakta bulmuşlardı birbirlerini. Tanıştıkları o gün için aşklarının mabedi yapmışlardı Haydarpaşa Garı’nı. 3 yıldır her kiraz ayının 7 sinde Haydarpaşa Garı’na gittiler. Önce restoranda birer duble rakı içip ardından Marmara’ya kucak açan merdivenlerinde otururlardı. Martıları ortak ederlerdi simitlerine. Oturdukları banka “ Aşk olsun Haydarpaşa” yazmıştı Kenan. Şimdi yine gidiyorlardı Haydarpaşa Gar’ına ama bu kez Kenan, Fundayı uğurlayacaktı. Az kalmıştı. Funda’nın okulu bitecekti. Okul biter bitmez Haydarpaşa uğurlama yeri değil aşklarının mabedi olarak ziyaret edilecekti sadece. Funda daha bir sarıldı sevgilisine. Neden böyle huzursuzdu ikisi de. Haydarpaşa’da indiler. Funda gözyaşlarını tutamıyordu. Kenan teselli etmeye çalışıyordu. “ Hayatım yapma. Az kaldı. İstersen ben de geleyim. Geleyim be . sarılır birbirimize varırız Bozkır’a. Hem hızlı tren dediler. Hızla aşarız rayları. ” . Gülümsedi Funda. “ gelsen uzayıp giden o tren yolları türkü olur bana. Bakma sen bana. Evet az kaldı. Bundan sonra burada uğurlanmak değil. Kavuşmak istiyorum sana. Hızlı tren senden beni uzaklaştırmasın , kavuştursun. ” İlk anons gelince kalktılar merdivenlerden. Trene kadar yürüdüler. Sanki iki beden yürümüyor tek beden yürüyordu. Trene bindi Funda. Tren yavaş yavaş hareket etti. Camı araladı Funda. “ seni seviyorum” Kenan yavaşça ilerleyen trenin peşinden önce yavaş adımlarla sonra da hızlıca koştu. Tren sesi sesine karıştı. “ seni seviyorum” . Yeniden bindi vapura . Huzursuzdu. Funda’nın gidişine yordu. Vapur Karaköy’e yaklaştı. İndi vapurdan. Heyecanlı konuşmalara kulak misafiri oldu. “Tren devrilmiş” duyduğu anda gözleri karardı. Önüne gelenin yakasına yapışıyor “ hangi tren. Ne zaman. Ölü var mı “ Koştu bir oraya bir buraya Kenan. Ne yapacağını bilmiyordu. Nihayet telefon geldi aklına. Aradı Funda’yı. Çaldı, çaldı, çaldı. Ses yok. Kendini ilk kahveye attı. Haber kanalında “Pamukova’da hızlı tren kazası “ diye anlatıyordu. Onlarca ölü var yazısını gördüğü anda artık dayanacak gücü kalmadı. Gözünü açtığında hastanedeydi. Hemen kalkmak istedi. Hemşire durdurmaya çalıştı. Doktora durumu anlattı. Ne kadar buradaydı. Kolundaki serumu çıkarmasını istedi. Yalvardı. Doktor tamam dedi. Alelacele çıktı. Bindi taksiye gidiyordu. Funda’sını alıp dönecekti. Funda’nın ailesini aradı. Takside sadece bir haykırış duyuldu. “ haayıırrrr”. Temmuz niye bu kadar zalimdi. Şimdi nasıl yaşayacaktı. Yaşıyor muydu. Sadece aşklarını yaşatmak için nefes alıp veriyordu o kadar. Aradan geçen 6 yıl her gün gitti Haydarpaşa’ya. Yaz kış demeden gitti. Her gittiğinde merdivene bir kırmızı gül bıraktı.. Alsın biri sevdiğine versin diye. Hayata tutunduğu tek şey artık Haydarpaşa Gar’ıydı . ‘Yıkılacak’ ‘otel olacak’ denildiğinde hep canı acıdı. Orası aşkların mabediydi. Yapamazlardı. Onlar için sadece bir binaydı. Onun için mabeddi Haydarpaşa. Yine bindi Karaköy’den vapura. Yanlarında oturan iki sevgiliyi gördü. Gözünden aktı yaşlar. Sonra kapadı gözlerini. Daldı gitti. “ Haydarpaşa yanıyor” sesiyle kendine geldi.Olamazdı. Nerdeyse denize düşecekti. Zorla tuttular kolundan. İsyan ediyordu Kenan. Bitmek bilmedi, dakikalar. Yanıyordu Haydarpaşa, Kenan eriyordu. Gözyaşlarıyla seyretti , Haydarpaşa’nın yanışını. Vapur Haydarpaşa’ya uğramadı. Direkt Kadıköy’e geçti. Koştu Haydarpaşa’ya. Herkes seyrediyordu. Devlet seyrediyordu. Belediye seyrediyordu. Bir Kenan bir de martılar çığlık çığlığaydı….
intihal notu: Fotoğraf www.istanbul.com sitesinden alınmıştır.
intihal notu: Fotoğraf www.istanbul.com sitesinden alınmıştır.
25 Kasım 2010 Perşembe
Ağaçlara Fısıldayan Adam; KALAYCI İSMAİL
Doğduğu ve doyduğu topraklardan ayrılmak zorunda kaldığında sakalı bile çıkmamıştı. Yetimdi. Ve ona “git seni öldürecekler” dendi. Kan davasının şakası yoktu. Çaykara’dan çıktı gitti. Körüğünü yaren yaptı kendine. Günlerce haftalarca yürüdü. Vesait buldu, bindi. Bulamadı yürüdü. Haline acıdılar ata bindirdiler. Yürümekten bitkin düştüğü zamanlarda eşeğe buyur ettiler. Gitti, gitti ta ki Ordu’nun en kuytu kasabası Aybastı sınırlarına kadar. Bu kuytu kasaba onun sığınağı olacaktı. Orada üfledi körüğüne, kalayladı bakırları. Bakırlar piru pak etti. Çoğu kez de kaderine bastı kalayı. Ustaydı ,maharetliydi kalaylamada. Ekmeğini körükten, hırsını kalaylamadan çıkarıyordu. Fırsat buldukça kendini ormana atardı. Ormanda ağaçlara fısıldardı. O bunun sırrıydı. Ne fısıldardı Kalaycı İsmail. Ne derdi ki ağaçlara o dev gibi köknarlar ona ses verirdi. Kimse bilmezdi. İsmail’in sırrını çözemeyen mecnun derdi. Lazogli deli divanemidir ki ağaçlarla konuşur. Fırsat buldukça konuşurdu. Bir gün orman yolunda Ayşe’yi gördü. Oracıkta vuruldu Ayşe’ye. Ayşe de Ayşeydi hani. Köyün güzeli. Köyün çetin cevizi. Lakabı da tam lazogliye denk ti. Deli Ayşe. Kim talip olduysa eşek sudan gelinceye kadar dayak yemişti. Grebi virtüözüydü Ayşe. Salladım mı 10 erkeğin arasına girecek kadar usta. Bakakaldılar birbirlerine. Kalaycı İsmail Bir gün takip etti. Son anda kurtardı kelleyi grebi darbesinden. “Beni istiyorsan iste bubamdan” dedi. Nasıl isteyecekti tek başına. Nalbur İbrahim’e açıldı. Babacandı. Ben isterim dedi. Vardılar Ayşelere. Verdiler Ayşe’yi. Ormanın kenarında Kırıklar denilen yere yaptılar yuvalarını. Ayşe sertti. Aliye Rona hık demiş burnundan düşmüştü. Aliye Rona rol yapıyordu Ayşe gerçekti. İsmail körüğünü hep tüttürdü evi idare etti. Ona buna muhtaç olmadılar. Ayşe de bağı bahçeyi idare etti. Kalaycı İsmail hep gitti Ormana . Ayşe de ardından baktı. Herkes gibi oda merak ediyordu. Ne fısıldıyordu bu adam ağaçlara. Birlikte gittikleri zaman ağaçlarla konuşmuyordu İsmail. Sordu. İsmail sustu. Eğdi boynunu. Ayşe sormadı bir daha. Bir gün takip etti. Kalaycı İsmail’i. Sessiz ve derinden. Verdi kendini yaykın ağacının arkasına. Garip bir dil konuşuyordu kalaycı İsmail. Bilmediği duymadığı. Fark etti İsmail. Ürktü. Bastı kalayı önce. Sonra sarıldı karısına anlattı sırrını. Rumca konuşuyordu. Ağaçlarla İsmail.. Ormanın dehlizlerinde kayboluyordu ama dilini buluyordu. Ayşe sırına vakıf oldu. Hem karısı oldu hem sırdaşı. Bilseler yaşatmazlardı oralarda . “Gavurun dölü “ derlerdi. İncir ağacı dikerlerdi ocaklarına. Geçti zaman. Çocukları oldu. Sonra da torunları. Dedemdi benim Kalaycı İsmail. Yıllar önce bir gün bana fısıldadı. Ağaçlara fısıldadığı gibi. “Kimseye söyleme” dedi. Kimseye demedim bende.
28 Eylül 2010 Salı
Karşı Tribünün Çocuğu Alpaslan Dikmen
Tribün çocukları... Orda başka türlü akar hayat. Tribünde hayat ritmik ve sloganisttir. Serttir iklimi. Sevgi selidir ama önünde ne varsa götürür rakibe doğru. Med-cezirdir. Her ‘med’de sevgi her ‘cezir’de öfke. Nefretin, öfkenin doruk noktasıdır tribün . Raconu nettir. Mertliğe selam çakılır. Her şeye karşın duruşu vardır. O duruş rakip stadın da tribünlerinde olsa saygı duyulur. Tribün çocukları taraftardır. Stat çocukları holigandır. Tribün çocuklarının rekabetinde mertlik, stat çocuklarının rekabetinde pusu vardır. Tribün çocuklarının rekabetidir aslında futbol denen temaşayı güzelleştiren. O temaşanın önderlerinden biriydi Alpaslan. Rakip takımın tribün çocuğuydu. Önderiydi. Ben karşı kıtanın tribününden görürdüm onu. Hagi’nin resitalini anlatmıştım bir kez ona, o bana Alex’in resitalini. Ben sarı dedim o kırmızı. Ben lacivert dedim o sarı. Hepte böyle gidecekti. Ta ki o meşum güne kadar. Alpaslan artık yok dediler. Hemen Kubilay’ı aradım. “Gitti abi” dedi. Bir tribün çocuğu daha eksilmişti. Hangi renklerin tribününden olursa olsun, tribün çocukları eksildiğinde hayat durur benim için. O gün de durmuştu. Camiye doğru gidiyordum. Genç sevgililer sarmaş dolaş yürüyordu. Bir ara “bu ne kalabalık kardeşim. Nefes alamıyoruz” diye seslendi erkek. Bir anda sardı etrafını sarı kırmızılı tribün çocukları. İçlerine attıkları acı öfke halinde dışarı çıkıyordu. Linç edeceklerdi çocuğu. Girdim aralarına yumruklar tekmeler sallanmak üzereyken” Napıyorsunuz be. Alpaslan burada olsa ne derdi. Ona böyle mi gösteriyorsunuz saygınızı” dedim. Herkes durdu...Sonra tanıyan tanımayan sarıldı birbirine. Gözyaşları aktı hayata doğru. Alpaslan aslandı hem de’ ultra’sından. Benim için sevdiğim kardeşim Kubilay’ın abisi, rakip taraftarın tribün çocuğuydu.
12 Eylül 2010 Pazar
REÇELLİ EKMEK
Bugün 12 eylül. Akgün henüz 14 yaşındaydı gözaltına alındığında. gözlerini bağladılar. Hücreye attılar. Kulakları sağır eden bağırışları duydu. Sonra sıra ona geldi. Elektrik verdiler, kaskatı kasıldı. Filistin askısına alındı, hayalleri yere düştü. Henüz çocuktu ama işkencecileri taze eti daha çok morartmak ve çürütmekle uğraşıyordu. Acıyordu. Kanıyordu. Konuşacaktı fırsat vermiyorlardı. “Bana bunu niye yapıyorsunuz” demek istedi. Tekmeden, yumruktan fırsat bulamadı. İşkenceci bağırdı. “voltajı yükseltsene lan orospu çocuğu”. “orospu çocuğu” voltajı yükseltti. Akgün dayanamadı. Karardı. Karanlıktı. Soğuktu üşüyordu. Her üşüdüğünde yaptığı gibi yaptı. Sarıldı annesine. Neden sıcak değildi annesi.
“Alın lan şunu üzerimden. Yapıştı kaldı. Alsanıza lan şunu üstümden”
Günlerce sürdü. Neden sonra sordular. “ konuş ulan”. Ne diyecekti. "reçelli ekmek" demek istedi sadece ağzından kırık dökük "ekmek” sözleri hırıltı gibi çıktı. İşkenceci ekmeğe saldırdı. Vurdu, vurdu. “ bak hala ek mek diyor. Kodumun komonisti. Al sana ekmek. Al sana özgürlük” .Oysa açtı. Reçelli ekmekti özgürlük. “bak oğlum. Bunlar adamın anasını siker beni bile siker. Gel etme ne biliyorsan. Söyle. Gencecik uşaksın. Konuş git ananın evine” diyordu biri. O da polisti, o da askerdi ama saçını okşuyordu. O elin sıcaklığı kalbine doğru indi. Ne biliyorsa söyledi. Zaten bir çocuk ne bilebilirdi ki? Herkesin bildiğini söyledi. “ ötmüşsün şerefsiz” dediler. Ne demişti ki.hiç İşkenceden yırtmak için inancını yiyenler bile onun üstünden kendini akladı. Sessizdi. Yine sustu. “ öttü bu” dediler. Oysa “ötmeyen” çok azdı. Tecrit ettiler. Yattı, kalktı. Bir tek tel örgülerin arasından annesine aktı kalbi o kadar. Dışarı çıktı. Anası kapıda bekliyordu. Elinde, reçelli ekmek.
İçeride gardiyan gibi olanlar dışarıda solcu abiydi yine. Gardiyanlıklarını unutturmak için Akgün’ü yem ettiler. Hep sustu. Hep ağladı gizlice fındık bahçelerinde. Hep içten içe kanadı Akgün. Akranları sahilde koşup eğlenirken o, lağım çukuruna sokuluyordu. Akranları elektrik kesildiğinde kaça kadar sayınca gelecek oyunu oynuyordu. O vücuduna verilen elektriğin ne zaman kesileceğini sayıyordu. ciktiktan sonra bir kez olsun ufuk gazozu icmemisti.oysa eskiden en sevdigi seydi leblebi tozu ve ufuk gazozu.biz gazoz icerken akgun kaniyordu,Akranları mışıl mışıl uyurken, o hep kabuslarla uyanıyordu.
O daha çocuktu. Onu büyüttüler. Akgün acılarıyla büyüdü. Okudu. Bir anasına sığındı bir alkole. En neşeli anlarda bile hüzün yüzünde yapışıp kaldı hep.anaciginin kalbi dayanamadi daha fazla findik bahcesine yigildi kaldi. Sonra içkiye sarıldı.icti.ictikce alkolu yarasina merhem yapmayi denedi olmadi,icti hayati son kez ,mutfaga gitti Reçelli ekmeği eline aldı. Ve kendini boşluğa bıraktı.
Akgün arkadaşımdı. Şimdi yok. 12 Eylül 30 yıl sonra onu öldürdü. Tıpkı 30 yıl önce öldürdükleri gibi. Evet ya da Hayır’ınız Akgün’ü geri getirebilir mi? 14 yaşındaki acılarına son verebilir mi?. Siz ahkam keserken Akgün ölüyordu. Alayınıza İsyan . Alayınıza BoYkOt..
“Alın lan şunu üzerimden. Yapıştı kaldı. Alsanıza lan şunu üstümden”
Günlerce sürdü. Neden sonra sordular. “ konuş ulan”. Ne diyecekti. "reçelli ekmek" demek istedi sadece ağzından kırık dökük "ekmek” sözleri hırıltı gibi çıktı. İşkenceci ekmeğe saldırdı. Vurdu, vurdu. “ bak hala ek mek diyor. Kodumun komonisti. Al sana ekmek. Al sana özgürlük” .Oysa açtı. Reçelli ekmekti özgürlük. “bak oğlum. Bunlar adamın anasını siker beni bile siker. Gel etme ne biliyorsan. Söyle. Gencecik uşaksın. Konuş git ananın evine” diyordu biri. O da polisti, o da askerdi ama saçını okşuyordu. O elin sıcaklığı kalbine doğru indi. Ne biliyorsa söyledi. Zaten bir çocuk ne bilebilirdi ki? Herkesin bildiğini söyledi. “ ötmüşsün şerefsiz” dediler. Ne demişti ki.hiç İşkenceden yırtmak için inancını yiyenler bile onun üstünden kendini akladı. Sessizdi. Yine sustu. “ öttü bu” dediler. Oysa “ötmeyen” çok azdı. Tecrit ettiler. Yattı, kalktı. Bir tek tel örgülerin arasından annesine aktı kalbi o kadar. Dışarı çıktı. Anası kapıda bekliyordu. Elinde, reçelli ekmek.
İçeride gardiyan gibi olanlar dışarıda solcu abiydi yine. Gardiyanlıklarını unutturmak için Akgün’ü yem ettiler. Hep sustu. Hep ağladı gizlice fındık bahçelerinde. Hep içten içe kanadı Akgün. Akranları sahilde koşup eğlenirken o, lağım çukuruna sokuluyordu. Akranları elektrik kesildiğinde kaça kadar sayınca gelecek oyunu oynuyordu. O vücuduna verilen elektriğin ne zaman kesileceğini sayıyordu. ciktiktan sonra bir kez olsun ufuk gazozu icmemisti.oysa eskiden en sevdigi seydi leblebi tozu ve ufuk gazozu.biz gazoz icerken akgun kaniyordu,Akranları mışıl mışıl uyurken, o hep kabuslarla uyanıyordu.
O daha çocuktu. Onu büyüttüler. Akgün acılarıyla büyüdü. Okudu. Bir anasına sığındı bir alkole. En neşeli anlarda bile hüzün yüzünde yapışıp kaldı hep.anaciginin kalbi dayanamadi daha fazla findik bahcesine yigildi kaldi. Sonra içkiye sarıldı.icti.ictikce alkolu yarasina merhem yapmayi denedi olmadi,icti hayati son kez ,mutfaga gitti Reçelli ekmeği eline aldı. Ve kendini boşluğa bıraktı.
Akgün arkadaşımdı. Şimdi yok. 12 Eylül 30 yıl sonra onu öldürdü. Tıpkı 30 yıl önce öldürdükleri gibi. Evet ya da Hayır’ınız Akgün’ü geri getirebilir mi? 14 yaşındaki acılarına son verebilir mi?. Siz ahkam keserken Akgün ölüyordu. Alayınıza İsyan . Alayınıza BoYkOt..
9 Eylül 2010 Perşembe
İyİ bAyRaMlAr
LİKÖR, AKİDE ŞEKERİ, ZIP ZIP, ÇATAPAT, LUNAPARK, TAHTEREVALLİ, ANNE –BABA MENDİL, DEDE, NİNE , ARKADAŞ, KOMŞU, OYUNCAK, MANTAR TABANCASI, SU BÖREĞİ, BAKLAVA, LOKUM, HARÇLIK, ISKARPİN, TAKIM ELBİSE , MAHALLE
11 Ağustos 2010 Çarşamba
Eyvallah Şevket baba…EYVALLAH…
Gazeteciydi, demokrattı, yiğitti, onurluydu, sanatçıydı, abiydi, babaydı. Şimdiki ben yaşlarındaydı onu tanıdığımda. Nazım’a benzerdi hafiften ama duyarlılığı boy ölçüşürdü hani. Ben çömez bir muhabirken o ustaydı. Hayat mesafesini kapattı hemen. Arkadaş oldu. Yıllar geçti. Arkadaşça da kaldı. Biliyorum hep gururlandı benle. Ben de onla. Bu toprakların sayılı birkaç ağaç oyma sanatçılarından biriydi. Gönlü kırılmış mıydı ne , bırakmıştı. “Bu ülkede yaşananlar insanın içini oyuyor be evlat. İçimden gelmiyor” derdi. Hassas kalbi dayanamadı işte sonunda olanlara. Çekti gitti. Telefonda Şevket baba öldü dediler. İnanamadım. O ölmez gibi gelirdi. Facebook sayfasına baktım şimdi. En son sayfasına eklediklerinden biri benim röportaj. Yorum kısmına da
“Başka türlü davranamazdın zaten.Bir haber başlığından ürkenler et kafalarını korumak için etten duvar içinde geziniyorlar.Senin kadar özgür olamadıkları için her konuda özgürlükleri kısıtlamak yolunu seçtiler.
Döktükleri göz yaşlarında bile riya olanların doğru yapılanlara tepkisi o kadar olur. Aç kaldığında inancını yemiyorsun ya, ona bak sen.” Yazmıştı.
Eyvallah Şevket baba. Aç kaldım ama inancımı hiç yemedim tıpkı senin gibi. Senin olmadığın bu hayata alışmak biraz zor olacak. Anılar dehlizine sürükleniyorum. Her telefon açtığımda yaptığım “ baba sen şimdi bunamışsındır. Ben en sevdiğin evladın Mustafa” sözleri içimi yakıyor şimdi. Ne zaman rakı masasına kurulsak “ Ulan sana bi öğretemedim şu rakı hazzını. İçeceksin oğlum. Rakı güzelleştirir adamı” derdin. Susuz içerdin bu mereti. Ben susuz içememem ama su katar şerefine derim artık. Geç onu da biliyorum. Şimdi ne söylesem hepsi geç. Güzel adamdın. Güzellikler kattın hayatıma. Eyvallah Şevket Baba… Eyvallah.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





