9 Eylül 2010 Perşembe
İyİ bAyRaMlAr
LİKÖR, AKİDE ŞEKERİ, ZIP ZIP, ÇATAPAT, LUNAPARK, TAHTEREVALLİ, ANNE –BABA MENDİL, DEDE, NİNE , ARKADAŞ, KOMŞU, OYUNCAK, MANTAR TABANCASI, SU BÖREĞİ, BAKLAVA, LOKUM, HARÇLIK, ISKARPİN, TAKIM ELBİSE , MAHALLE
11 Ağustos 2010 Çarşamba
Eyvallah Şevket baba…EYVALLAH…
Gazeteciydi, demokrattı, yiğitti, onurluydu, sanatçıydı, abiydi, babaydı. Şimdiki ben yaşlarındaydı onu tanıdığımda. Nazım’a benzerdi hafiften ama duyarlılığı boy ölçüşürdü hani. Ben çömez bir muhabirken o ustaydı. Hayat mesafesini kapattı hemen. Arkadaş oldu. Yıllar geçti. Arkadaşça da kaldı. Biliyorum hep gururlandı benle. Ben de onla. Bu toprakların sayılı birkaç ağaç oyma sanatçılarından biriydi. Gönlü kırılmış mıydı ne , bırakmıştı. “Bu ülkede yaşananlar insanın içini oyuyor be evlat. İçimden gelmiyor” derdi. Hassas kalbi dayanamadı işte sonunda olanlara. Çekti gitti. Telefonda Şevket baba öldü dediler. İnanamadım. O ölmez gibi gelirdi. Facebook sayfasına baktım şimdi. En son sayfasına eklediklerinden biri benim röportaj. Yorum kısmına da
“Başka türlü davranamazdın zaten.Bir haber başlığından ürkenler et kafalarını korumak için etten duvar içinde geziniyorlar.Senin kadar özgür olamadıkları için her konuda özgürlükleri kısıtlamak yolunu seçtiler.
Döktükleri göz yaşlarında bile riya olanların doğru yapılanlara tepkisi o kadar olur. Aç kaldığında inancını yemiyorsun ya, ona bak sen.” Yazmıştı.
Eyvallah Şevket baba. Aç kaldım ama inancımı hiç yemedim tıpkı senin gibi. Senin olmadığın bu hayata alışmak biraz zor olacak. Anılar dehlizine sürükleniyorum. Her telefon açtığımda yaptığım “ baba sen şimdi bunamışsındır. Ben en sevdiğin evladın Mustafa” sözleri içimi yakıyor şimdi. Ne zaman rakı masasına kurulsak “ Ulan sana bi öğretemedim şu rakı hazzını. İçeceksin oğlum. Rakı güzelleştirir adamı” derdin. Susuz içerdin bu mereti. Ben susuz içememem ama su katar şerefine derim artık. Geç onu da biliyorum. Şimdi ne söylesem hepsi geç. Güzel adamdın. Güzellikler kattın hayatıma. Eyvallah Şevket Baba… Eyvallah.
21 Temmuz 2010 Çarşamba
ŞİMDİ SUSMAK DEĞİL HAYKIRMAK ZAMANI
Bu röportaj için arandığımda düşündüm. Kabul etmeli miyim diye. Cok sevdiğim bir durum değildi çünkü. Kendimden çok yaptığım işlerin konuşulmasını tercih ettim hep.Ama durum bu kez farklıydı. Konuşmam lazımdı. Deşifre olması gereken bir medya var. Bu medyanın deşifre edilip, gerçek yüzünün sergilenmesi lazım. Ahmet Tulgar gibi usta bir isim de olunca aşağıdaki röportaj çıktı. Fotoğraflar ise Celal Yıldiz objektifinden. Gelen tepkileri ve olanları daha sonra anlatırım. Şimdi niye konuştum onu deşeyim biraz. Herkes korkuyor şu ya da bu şekilde. Oysa şimdi korkmak yerine sesleri yükseltme zamanı. Çığlık atma, isyan etme zamanı. Bu medya bu şekilde gitmeyecek.Değişecek değişmeli de. 24 gibi bir fırsat olursa bu kez kökünden değiştirecek herşeye sahibiz. Güçlü olan bizleriz. Daha çok konuşucaz. Şimdi şu röportajı bir de burdan okuyun. Sonrası aydınlık. Güzel günler göreceğiz. Güneşli güzel, günler. motorları maviliklere sürmeye devam.
NTV GEPETTO'LARIN AĞAÇ YONTTUĞU YER! PİNOKYO'LAR VAR ORADA!
Mustafa Hoş bir televizyoncu. Art arda önemli projeler geliştirmiş bir adam. Kanal 24 onun hayaliymiş, kurdu, başardı ama bırakmak zorunda kaldı. Ardından çalışmaya başladığı NTV’de önemli değişiklikler yaptıktan sonra ise bir gün bir haber başlığı yüzünden o kanalı da terk etti. Şimdi işsiz ama heyecanını yitirmemiş. Yeni projelerini uygulayacağı ortamı bekliyor., , ,
- Mustafa nedir bu? Neden şimdi sana iş yok bu piyasada?
Yaşanılan döneme baktığımda zaman zaten gazeteci olmanın başlı başına bir bela haline geldiğini görüyorum. Zaten asıl mesele gazetecilerin kaybolması değil gazeteci kimliği altında yapılanlar önemli. Gazeteci maskeli insanların ne yaptığına bakmak lazım. Bütün hayatımızı kuşatan, eden o gazeteci maskesi ile dolaşanların yaptıkları aslında daha önemli.
AKP yokken yapılanların bir özeleştirisi olmadı. Eski dönemde de olanlar maskelerini çıkarıp öteki tarafa geçtiler
- Neler yapıyor onlar?
Bir kere rekabet ortadan kalktı. Rekabetin olmadığı yerde gazetecilik yapılamaz. Rekabet yok bir kere. Hiçbir kurumda haber diye derdi de yok. Sadece insanların şimdi derdi patronların, hakim olan güç neyse onun çıkarına dokunmayacak işi yürütmek. Yani kutuplaşma daha vahim. Karşılıklı kurşun askerler var. Kurşun asker olunan bir yerde gazetecilikten nasıl söz edeceğiz. İki tarafta da sorun var. Biz şimdi AKP ile yaratılan medyayı sorguluyoruz. Bunun gazetecilik olmadığını da, bu işi yapanların mesleki formasyonlarını sonuna kadar sorgularım ama diğer taraf özeleştiri yapmayacak mı? AKP yokken yapılanların bir özeleştirisi olmadı. Ortaya çıkarılan insanlar, daha doğrusu eski dönemde olanlar maskelerini çıkarıp öteki tarafa geçtiler. Başka tarafta oynuyorlar.
- Zaten Ak Parti’nin bugün medyanın bir kesimi üzerinde tahakküm kurabilmesinin altında önceki hükümetler döneminde de medyanın kendisini hükümetlerin hizmetine sunmuş olması, siyasiler ile böyle bir ilişki kurmuş olması yatmıyor mu?
Şöyle bir şey değişti. Bir tarafta mağrur bir kesim vardı, sonra tahakküme geçti, oradan da faşizme geçti. Cumhuriyet devrinden sonraki süreci söylüyorum. AKP ile birlikte olan da, bunlar mağdurdu, kibir aşamasına geçtiler, kibirden de mekruh fetişizmine geçtiler. Yani bu taraftan baktığımızda ciddi anlamda başka bir yol gerekiyor. Bize "şu musun, bu musun" dayatılıyor, aslında o ya da bu olmamız gerekmiyor. Bizim kendi işimiz, kendi varlığımız aslında bir sürü şeyin göstergesidir, işimizi yapıyor olmak, ya bazen patrona karşı, patrona rağmen patronun işte medyasını da korumak zorundasın. Ya bu belli bir çatışma gibi görünse de sonuçta onun kalite değerini yükseltmesi açısından da önemlidir. Şimdi bu ortadan kalktı. Yani medyada hakim olan anlayış şu anda gazetecilik yapmaya el vermiyor. Gazetecilik denilen şeyin artık sübjektif bir duruma geçmiş olması gibi acaip bir durumdayız.
- Kanal 24’ten ayrılışın da, NTV’den ayrılışın da dönem açısından göstergesel nitelikte sanki. Anlatsana biraz.
24 projesi benim hayalimdi. Ben bir hayal kurdum. Hakim medyaya başkaldırı projesi. "Hayatında haber kanalında mı çalışmış?" denildi benim için. Hakkımda söylenmedik şey bırakılmadı. Dinlemedim. Kendi yarattığım bir formatla, moderatör formatı diye bir şey getirdim ki, “moderatör” denildiği zaman gülüyordu insanlarlar, şimdi moderatör olmak için birbirlerini yiyorlar. Ya da moderatör tanımını kendine yakıştırmak için özellikle kullanılmaya başlandı o kavram. Bir hayal projesiydi ve bütün medyanın yani varolan bu medyanın meşrebini değiştirme projesiydi. "Senin bu kadar cürümün var mı?" dersen, herkes cürümü kadar var, benim hayalimdi, ben bunu yapmaya soyundum. Tabii bütün bunları yaparken de Hasan Doğan gibi başka türlü bir medya patronuna rastladım, çok, eşi benzeri bulunmaz bir adam. "Ne yapıyorsun sen orada" diyen siyasiye, "kardeşim, burada ben varım" diyebilen kaç medya yöneticisi vardır? Çalışanların maaşını ödeyemediği için gözleri dolan kaç tane medya patronu görebilirsin? Ben 24 yıla yaklaşıyorum meslekte, hiç rastlamadım. "Şu adam var, şunu işe alalım" dediğinde, "abi o buraya uymaz bak, almasak" dediğinde "sen bilirsin, burayı sana teslim ettik, sen ne dersen o olur" diyebilen kaç tane medya patronu olabilir? Yani büyük bir medya projesi geliştirmiştik o zaman. IT tabanlı bir televizyon, IP TV’nin de içinde olduğu bir gazete, bir derginin olduğu büyük bir medya projesine dönüşecekti, yeni bir medya anlayışı aslında doğacaktı. Evet, siyaseten bir tarafa yakın bir adamdı ama vicdanlı, merhametli bir adamdı. Ama Hasan abi gidince işin kimyası bozuldu. Federasyon başkanı oldu. Ölünce tamamen başlangıç felsefesinden uzaklaşmaya başladı kanal. Başka türlü bir anlayışın tahakkümüne girmeye başlayınca artık benim orada yapabileceğim bir şey kalmamıştı. Kendi kurduğum yerden ayrılmak zorunda kaldım.
- Peki, ne kaldı senin döneminin Kanal 24’ünden?
Hani çok narsistçe gelebilir ama Kanal 24, 4, 5 yıl üzerinde çalıştığım, bunun 2 yılı işsizlikle geçmiştir, bir televizyon projesi, adı da bana ait olan, formatı, içeriği kendi içinde oluşmuş başka türlü, işte tematik film kuşağı ile, belgeselleri ile, habere bakış açısında, refleksleriyle, IP tabanlı bir televizyon olmasıyla.
- Tematik filmler kuşağı çok iyi.
Evet, ondan da vazgeçilmiyor ama o dönemdeki televizyondan bir eser yok şimdi. Başka televizyon projesine dönüştü.
İşin kimyası bozulunca Kanal 24’te kalmak bir başka tercihi de beraberinde getirecekti
- Problemli bir gidiş miydi senin Kanal 24’ten gidişin?
Problemli, çünkü artık işin kimyası bozulunca, orada kalmak bir başka tercihi de beraberinde getirecekti. O eleştirdiğim insanlar gibi olup gazetecilik dışında başka şeylerin önemli olduğu, kişiliğinin önemli olmadığı başka türlü bir insana dönüşüp o projeyi yürütebilirdim. Bana kimse "git" demedi. Ama ben artık orada hayalini kurduğum ve yürüttüğüm televizyonu yapamayacağımı fark ettim ve bir anda da bıraktım.
- Sonra ne oldu?
Dört ay işsiz kaldım. Ondan sonra Doğuş Grubu’ndan teklif geldi. Onlar alternatif bir kanal kuracaklardı. O teklif gelince de oraya başladım.
- Orada neler oldu?
İşte ekonomik krizdi, varolan yapıydı, uygulamaydı rafa kalktı proje. Rafa kalkınca ben ayrılmak istedim. O proje ortadan kalkınca orada olmanın bir anlamı olmadığını düşündüm. Ayrılmaya kalkıştım. Ama sonra o grubun içinde kalmamı, başka projeler olması gerektiğini söylediler, ben de kalamayacağımı söyledim. Tam o anda işte bir değişim evresine ya da sürecine girildi, NTV önerildi, birkaç sefer kabul etmedim, çünkü ben 24’ü kurduğumda varolan medyaya karşı bir proje oluşturduğumda bunun içerisinde NTV de vardı, onların yapamadıklarını yapacak bir proje hayata geçirmiş birisi olarak gidip orada eski alışkanlıkları sürdüren bir adam konumunda çalışmak istemedim, bunu da söyledim bana teklif edildiğinde, bir değişim istendiğini ve bu değişimle birlikte yeni bir NTV yaratılmak istendiğini söylediler, ben de bu öneriye sıcak baktım. Zaten görevi kabul ettikten sonra da ne düşünüyorsam, ne biliyorsam uygulamaya başladım.
- Aysun Kayacı’lı, Pınar Kür’lü, Müjde Ar’lı, Çiğdem Anad’ın sunduğu program filan senin projelerin miydi? Senin sürecine mi denk geldi o projeler?
Onların direkt, ‘90 Dakika’ nın kaldırılmasının filan benimle direkt bir ilgisi yok.
- Sen nasıl bir kanal tasarlıyordun ya da NTV yönetimiyle hangi noktalarda buluştunuz?
Habere olan duyarlılığını kaybetmiş bir kanal olarak nitelendiriliyordu NTV. Habere sahip çıktığın zaman ben habere dair çok şeyin değişebileceğine inandım Türkiye’de. Yani bir rekabet olsun, o rekabet ortamında habere dair her şeyin daha iyi gelişebileceğine inandım ben. Zaten öyle de oldu, yani haber reflekslerinin gelişmesiyle medyada başka türlü bir hareketlenme de oldu. Yani tekrar muhabirler hatırlandı. Muhabir olmadan haber olamaz, muhabirsiz bir medya var şimdi. Böyle bir sürece gitti Türkiye.
- NTV’de çok uzun yıllardır televizyonculuk yapan birçok başarılı televizyoncu çalışıyor, Mete Çubukçu, Oğuz Haksever, Banu Güven gibi ve sen dışarıdan geldin. Zorlanmadın mı NTV’de? Seni kabullendiler mi hemen?
Ben ekipçi ruhuyla çalışmadım. Ben herkesle kendi mesleki ilke ve uygulamalarımı yürütebileceğime inandım. Ben doğru dürüst habercilik yapmak istedim, vicdanlı ve merhametli habercilik yapmak istedim, çünkü bu önemli, Türkiye’de medya vicdanını kaybetmiş durumda. Vicdanını kaybetmiş bir medyada hangi değerden bahsedeceğiz.
- Yani NTV’de işe başladın ve dedin ki “burada habercilik refleksi kaybolmuş” Öyle mi?
Kendilerinin ifadesi bu. Herkesin ortak bir kararıydı bu. Yani bu benden önceki görev yapanın daha kötü olduğu anlamına gelmiyor. Sistem tamamen böyle bir şey geliştiği için, her yer aynılaştığı için bir başka refleksi artık göstermiyor insanlar. Buna gerek de duymuyor. “Başsavcıya abluka” başlığından önce yapılan yayınlara bakın. ‘Kürt açılımı’na ilişkin yayınlar, işte Çingenelerin zorla göç ettirilmesi, Roman tehciir diye konuldu.
- Bütün bunlar senin döneminde yapıldı ve sonra savcı Cihaner’in evi ve ofisi basılınca “Başsavcıya abluka” başlığını attın. NTV’den bu başlık nedeniyle mi atıldın?
Bunun başımı belaya sokacağını ben biliyordum zaten. Ben bir meslek kazasından, bir iş kazasından söz etmiyorum. Ben bunun başımı belaya sokacağını biliyordum. Çünkü Erzincan’da ne olduğunu biliyordum. Yani bugün artık “Başsavcıya abluka”yı sorgulayan herkes Erzincan’da ne olduğunu araştırsın. Erzincan’da ne var? Orada ne oldu? Yani Ergenekon’un merkez üssü müdür Erzincan? Ya da orada başka şeyler mi oluyor? Bunu araştıran herkes gider çok kolaylıkla bulur. Benim oradaki derdim bir takım insanlara yardımcı olmak ya da onun lehinde yayım yapmak değil. Bir durum tesbitidir bu. Aynı anda Başsavcı’nın evi ve işyeri basılıyor, Adliye basılıyor, bu görülmüş bir şey mi, bunu nasıl ifade edeceğiz ya da nasıl ifade etmemiz gerekiyor?
- Ama bir protesto, bir karşı çıkıs etkisi yapıyordu o başlık aynı zamanda elbette.
Öyle de algılanabilir ama bizim işimizin bir gereği de bu değil midir? Yani ne kadar erk ve güç varsa ondan yana tavır mı koymak mıdır?
- Peki, Başsavcı Cihaner değil de başkası olsaydı? Yani Türkiye ne baskınlar, ne yargısız infazlar gördü, değil mi?
Evet ama aynı anda hem evi hem işyeri basılmak zorunda mıydı? Bu tanınan, bilinen, başsavcıdan söz ediyoruz.
- Nasıl tepkiler geldi o gün o başlığa? Ekranın alt kısmındaki “Başsavcıya abluka” başlığına.
Şimdi ben Erzincan’a dair bir sürü belge ve bilgiye sahiptim. Erzincan’da ne olduğuna dair, bu Başsavcı neyi araştırıyor, enteresan da bir tavrı var Başsavcı’nın, ilk defa JİTEM’in soruşturmasını yürütmüş bir savcı, yani İsmail Ağa cemaati ve Fethullah Gülen cemaatine ilişkin çalışmalardan JİTEM’e ilişkin çalışmayı daha önemli buluyorum. Hâlâ kabul edilmemiş bir şey ve devletin savcısı bunun üzerine bir araştırma yapıyor, bunun benim için anlamı büyüktür. Hem mesleki açıdan hem de Türkiye’nin geldiği nokta açısından.
- Sana nasıl yansıdı peki bu başlıktan duyulan rahatsızlık?
Bu şundan anlaşılır: Bir ülkede ilk defa bir başbakan yardımcısı çıktı bir yayın için surata tükürdü. Kimin suratına tükürüldü? “Yarabbi şükür” diyenler baksın kendine. Nasıl tükürülür? Böyle bir şey görülmüş mü?Yüz kızartıcı bir suç mu işledim ben? Ben bir takım lobilerin, bir takım çetelerin, bir takım güç dengelerinin adamı olsaydım, birileri haykırırdı benim için
- Sonuçta sen NTV’den ayrılmak zorunda kaldın. NTV nasıl bir yerdi?
Benim için Gebetto’ların ağaç yonttuğu yerdir orası.
- Vay be. Çok iddialı.
Gebettolar ağaç yontuyor. Pinokyolar orada. Ben NTV’ye ayrılık sürecinde dahi kin ve nefretle bakmadım. Ama ne zamanki Bülent Arınç o haber merkezinde gezdirildi, ben ayrıldıktan sonra, herkesin başka türlü sorgulanması lazım. Medya sadece oranın patronları ve orada çalışanların değildir. Onu izleyenlerin daha çok hakkının olması gereken bir yerdir. Onun hesabının sorulması lazım. Benim yaşadığım olay, bir başbakan yardımcısı çıkıyor canlı yayında tükürüyor, ne yapmış bu adam? Yüz kızartıcı bir suç mu işledim ben? Ben bir takım lobilerin, bir takım çetelerin, bir takım güç dengelerinin adamı olsaydım, birileri de herhalde haykırırdı benim için.
- Gidişin tam olarak nasıl oldu?
Ben bütün onlar yaşandığı anda bir daha o binaya uğramadım. Eşyalarımı, zaten hiçbir yere yerleşmediğim için, çalıştığım hiçbir yere yerleşmediğim için de bırakacak bir şeyim yok, sonuçta ceketim bile yok, ceketimi almaya bile ihtiyaç duymadım. Aynı gün akşam saat 7 itibariyle bıraktım. Ben 6 buçukta çıktım, doktora gitmiştim, aradılar, başlığı değiştireceklerini söylediler, izin vermeyeceğimi, bana rağmen bu başlığa müdahale edildiği zaman benim için NTV’nin bittiğini söyledim.
- Kanalın yayın yönetmeni medya konusunda hassasiyeti olan bir adamdır. O rahatsız olmadı senin gönderilmenden?
Benden sonrası ne oluyorsa her şey onun göstergesidir. Yani kim ne yapıyorsa aynada kendine bakacak.
- Hâlâ etkisindesin bu olayın, değil mi?
Ben daha önce de böyle şeyler yaptım ama bu linçe dönüşmüş durumda. Ben anti-militarist bir adamım, anti-militarist bir adamı Ergenekon gibi kanlı bir örgütün yanına koyabiliyorlarsa burada başka türlü bir şey var artık. Bu kadar kolay olabilir mi bu?
- Medyayı çalışanlar arasında olması gereken dayanışma açısından nasıl değerlendiriyorsun?
Ben medyanın varolan durumda herkesin arkadaşının kafasını altın tasta sunduğunu söylüyorum. Şöyle bir adam karakteri: Hepimiz yatılı okuldayız, biri gidiyor sürekli okul yönetimine ispiyonluyor. Okul yönetimine gidiyor, gammazlıyor, okul yönetimine yalakalık yapıyor. Bu adamı barındırır mıyız aramızda? Şimdi medyadaki herkes böyle. Küçük bir adam muteber adam oluyor.
- Peki, nasıl arınacak medya?
Yürekli insanlar kendi onurlarını ve meslek ilkelerini korumak zorunda. Seslerini yükseltmek zorunda. Bugün her yerde isyan çığlıkları var. Bütün medyada. “Bize şunlar yapılıyor” dediklerinde “niye sesini çıkarmıyorsun” diye sorulduğunda herkes işte “yok çocuğumuz var, yok ailemiz var” diyor. Benim de gazetecilik dışında bir gelirim yok ki, evim yok, ben sokakta kalma riski olan bir adamım, işim dışında başka hiçbir gelirim de olmadı benim.
- Medyanın kullandığı savaş üslubundan, dayatılan kışkırtıcı, şiddet yanlısı dilden çalışanlar nasıl rahatsız olmaz? Ya da gönüllüler mi, gönüllü olarak mı kullanıyorlar bu üslubu?
Bir anda insanlar vampire dönüşüyorsa, vampirleşen bir medyaya dönüştüyse Kürt sorununda, Kürtler’e ilişkin bakış açısı bir vampirleşen duyguya dönüştüyse, bu dönüştüren evreyi başka türlü sorgulamamız lazım.
- TGC’nin Sedat Ergin’e basın özgürlüğü ödülü vermesini nasıl değerlendiriyorsun?
Ben bu TGC gibi yapıları önemsemiyorum. Medyanın kurşun askerleri mevzileniyor oralarda. Verdikleri ödülü de önemsemiyorum. Oralardan olmaz bir şey. İhtiyar heyetlerinin oluşturduğu bir yer gibi geliyor bana.
5 Temmuz 2010 Pazartesi
Hasan abi
Zaman rüzgar kanatlı atlılar gibi geçiyor işte. Hasan Abisiz iki yıl geçti gitti. Herkes eski Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan’ı anmak için önce mezarı başında sonra evindeydi. Görev yaptığı 143 gün gibi kısa bir dönemde Futbol gibi aşınmış bir alanda güven ve sevginin örnek ismi olmuştu. Bugün bile herkes o Avrupa futbol şampiyonasında Türkiye gol attıkça Aysel Abla’ya sarılışını gözleri dolarak hatırlıyor. Şimdi eski Futbol Federasyonu Başkanı Hasan Doğan olarak anılsa da benim için o eşi benzeri bulunmayacak bir medya patronuydu. 24 büyük bir projeye dönüştüyse Hasan Abi’nin bunda katkısı çok fazladır. Medyada yeni bir medya anlayışının egemen olmasına yürekten inanmıştı. Yeni bir plaza inşaatı için hemen talimat vermişti. İkinci bir tv ve gazete projesini hayata geçirecektik. İP tv’nin daha adı bile bilinmezken saatlerce dinlemiş ve “hemen projelendir. Demek ki gelecek yayıncılık bu mecraya kayacak ” demişti.
Meslekte 23 yılı geride bıraktım. Ama Hasan Abi gibisiyle hiç çalışmadım.
Çalışanların maaşını iki gün geç ödediği için üzülen kaç medya patronu vardır ki? Bir ay maaşlar 6 gün gecikmişti. Bir türlü parayı toplayamıyorduk. Hasan Abi çok üzgündü. Aldı telefonu eline tanıdığı herkesi arayıp para istedi. Ne çok zor gelmişti ona. Ondan bundan para istemek. Saatlerce uğraştan sonra parayı toplayabilmişti. Ama gururuna dokunmuştu para istemek. Gözleri dolmuştu. Ama bir yandan da maaşları ödeyebildiği için mutluydu.
Hangi medya patronu siyasetin ağır tahakkümüne “ arkadaş burada ben varım” diyebilir ki. En zor yayınlarda bile bir kez “yapma” demedi. Kısıtlayıcı değil yol açıcıydı.
Hangi medya patronu önerdiği isme “ abi bizim anlayışımıza uymaz. Çalışmasak” denildiğinde. “ tamam bir bildiğin vardır. Bu işi sana teslim ettik. Nasıl biliyorsan öyle yap. Ben öneririm. Çalışıp çalışmamak senin kararın” diyebilir ki.
Hasan Abi yaşasaydı medya da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ama olmadı olamadı. O meşum günden bu yana olanlara bakıyorum Hasan abisiz Türkiye hep bir eksik kalacak.
6 Mayıs 2010 Perşembe
Daha çok haykırmalıyız. “ Tahir olmakta ayıp değil Zühre olmakta”
“Çok seviyordum. Bana yüz vermediği için öldürdüm” . Ana okulu öğretmeni Saadet Usul’u satırla öldüren muhasebeci Yalçın Algan böyle demişti. “Bir aşk cinayeti daha” yüzeyselliğinde bakıldığında sorun yok. Ama Lümpen kültürün 12 Eylül’le birlikte damarlara enjekte edilmesinin yarattığı sonuç olarak bakarsak üstüne çok düşünmemiz gerekirdi. Düşünmedik yine. Son olarak Çorum’da arkadaşlık teklifini reddeden lise öğrencisini benzin döküp yakan da aynı şeyleri söylüyor. “arkadaşlık teklifinde bulundum. Beni tersledi. Çok sinirlendim”. Yürek yangınının benzin ateşine dönüşmesini de konuşmayacağız. “ Ya benimsin ya toprağın” lümpen kültürünün yarattığı deformasyon değil de nedir bunlar. Oysa bir zamanlar sevda uğruna yazılan destanlar bambaşkaydı. Kerem gibi yanmayı unutturdular bize. Kim biliyor artık bu destanları. Kerem Aslı’ya yanmıştı. O yangın sazının tellerinden akıp gitmişti hayata doğru. Ya aşkı için dağları delen Ferhat. Şirin için dağları delecek kadar kudretli bir aşk. Onlar da artık unutuldu. Şimdi daha çok haykırmalıyız “Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmakta”. Cılız çıkmasın sesimiz. Yusuf ile Züleyha’nın azapları yol gösterir aslında bize. Mecnun’u çöl ateşlerinden bile daha çok kavuran Leyla ateşini benzin ateşine mi tercih edeceğiz artık. Arzu ile Kamber’in ölümsüz aşkını bir satırla yok mu edeceğiz. Mem u Zin’i zinhar inkar etmeye devam mı ? Her yaşanan alçaklıkta “neler oluyor bize” sızlanması yerine destanlara yeniden sahip çıkmalıyız. Sevda türkülerimizi yaşatmalıyız. “Ya benimsin ya kara toprağın” lümpen kültürüne inat.
29 Nisan 2010 Perşembe
YEŞİL URBALILAR YEŞİLE DÜŞMAN.
Beyazdı. ona rağmen aralarına aldılar. Bir kızılderili gibi yetişti. Büyüdü. savaşta Birleşik Devletler tarafına geçti. Her çatışmada kızılderililere büyük kayıplar verdirdi. Biliyordu onları ve kolay avlıyordu. Kabilenin gençleri büyük reise çıktı. " Bizim içimizde yetişti. bizi biliyor ve çok büyük kayıplar veriyoruz. Kurduğu tuzaklarla bir sürü arkadaşımızı öldürdü. izin verin onu bir suikastla yok edelim. bir tuzak ta biz kuralım ve öldürelim." Büyük reis susturdu herkesi, " bu kişisel bir savaş değil. biz intikam için değil topraklarımız için savaşıyoruz. Savaş alanında ölürse ölür. Tuzak kurup onu yok etmek bize yakışmaz. " Mecbur herkes dağıldı. O tuzaklara devam etti. her türlü kalleşliği yaptı. Kana doymadı. Öldürmeye de. Büyük reis intikam aldırmadı. Ne zamanki portakal bahçelerini yaktı. İşte o zaman Büyük Reis en savaşçı gurubu toplayıp onlara emir verdi. "şimdi ölümü hak etti"
YEŞİL URBALILAR YEŞİLE DÜŞMAN. İŞTE BUNU GARİPÇE'YE YAPMAYACAKTINIZ. ŞİMDİ DÜŞMANCA BAKIYORUM SİZE ARTIK. UGH...
5 Nisan 2010 Pazartesi
aylağım....
İşsizlik pek bi yaman. Bilmediğim bir şey değil ama yine de herkese bir şeyler anlatma derdi fena geriyor. Bir daha söyleyeyim yok öyle kıyıda, köşede ya da küpte devasa bir birikmiş. Hayat standardını değişiyorum işsizlikte o kadar. Cappucino, tiramusu yerine ay çöreği- çay house cafe ya da kitchenette yerine sahil çay bahçesi . Hiç de umurum olmuyor aslında. Ay çöreğini de severim çayı da. Bi de boğaz manzarası varsa değmeyin keyfime. Zugaşi berepe kanımda var. Genim böyle. Bana deniz kenarı bir yer verin, derme çatma bir çadır bile yeter. Ötesi tüketim çılgınlığının esareti. Hemen kırarım onu. Koca bir çocukluğu- ergenliği liman arkasında kayalarda tüketmişim. Şimdi mi koyacak sahil çay bahçesi. Günler işsizlikte fena akıyor. Bir bakıyorsun kira zamanı gelmiş. Ulan daha dün ödemedim mi ben bunu diye düşünüyorsun. Sanki ay kapı arkasında bekliyor ‘aha ben geldim’. Hoş geldin de keşke bahar olmasaydın. Hani fena da ayartıyor insanı. Malum nisan mayıs ayları gevşer gönül yayları. Sürekli bir şeyler üretmekten yorulmuşum yahu. Fena halde miskinleştim. Bünyeyi aylaklık sardı. Aylaklık demişken o ne güzel bir fotoğraf karesidir. Fellini’nin aylaklar filmindeki kareden söz ediyorum. Aylaklık iyi güzel de vahşi kapitalizm onun can düşmanı. Aylaklık bile parayla mı olur ? oluyor işte devir böyle. Ha ne diyordum . Şu en çok sorulan “ne yapacaksın?” Sorusuna yanıt vermeye çalışıyordum. Hakkaten bilmiyorum. Ahvalim aylak. Hepsi bu. Ama kimse inanmıyor. “Ne projeler vardır . hadi anlatsana.” Ben de hep Can Yücel’in yaşadığı bir anıyı anlatıyorum. Can baba İzmir’de bir grup seveni, arkadaşı ,hayranı, şusu- busuyla buluşuyor. Ver elini meyhaneye dalıyorlar. İçki su gibi değil, sel gibi akıyor. Sabaha karşı meyhaneden sendeleyerek çıkıyorlar. Oradan Kordon’a uzanıyorlar. Deniz kenarında İzmir mi sallanıyor Can baba mı belli değil. Şöyle bir yakamoza doğru dönüyor Can baba. Yakamoza sabitleniyor. Bir an herkes susuyor. Aralarında fısıldaşıyorlar. “ ulan şimdi ne acayip dizeler çıkaracak buradan. Böyle daldığına göre en önemli dizelerin doğuşuna tanık olacağız. Süper bir şey bu” . Bir süre bekliyorlar. Can baba sanki taş. Sadece denize doğru bakıyor. Gözler sabitlenmiş. Sonra yere çöküyor. Dizlerinin üstünde ellerini açıyor. Herkes o büyülü anın etkisi altında. Fısıldaşma tıslaşmaya dönüyor neredeyse. “ işte böyle doğuyor. O muhteşem şiirler. Bu doğum anı. “ bakıyorlar. Ses yok. Biri çıkıntılık yapıp yanına sokuluyor.” Baba bize de söylesene o dizeleri. “ Can baba da ses yok. Çıkıntı biraz daha ileri gidip dürtüyor Can Babayı ” hadi baba söyle ne buldun” . Can Baba şöyle bir dönüyor. Konuşmuyor kükrüyor. “ Sarhoşum amına koyyim” Sonra da boylu boyunca İzmir’in çimenlerine uzanıyor.
“Hadi anlatsana “. Yok bir şey. Sadece aylağım ….
“Hadi anlatsana “. Yok bir şey. Sadece aylağım ….
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











