Şu ekol meselesi hep vardı aslında. Şelhülmuharrir zamanlarından Babıali günlerine kadar.. Şeyhülmuharrir de ne afili bişi yahu. Sen kimsin “Şeyhülmuharrir” Heyyyt. Akan sular durur. “kimsin sen mustafa hoş “ şeyhülmuharrir:) Neyse Ben babıali yıllarını bilirim. Şeyhülmuharrir dönemine yetişemedim. Benim dönemim Cumhuriyet, Tercüman ekolleri dönemine denk geldi. Bu iki taraf ekol değil daha çok iki fikrin cephesi olmuştu. Aslında kardeştiler düşman da görünseler. Biri diğerini besliyordu. İşin doğrusu buydu. Düşman görünen iki kardeş. İki taraftan olmak ta kötüydü aslında yahu. İdeologlar kebap yaparken çalışanlar, işin mesleki nosyon ve formasyonu yerine cephelerde savaşan kurşun askerlere dönüşmüştü. Bu ekolün temsilcilerinin daha sonra merkez medyada yedikleri haltlar da az değildi ya bu da ayrı. Şimdi Zaman ekolü moda. Devir de konjonktür de onlardan yana. Ekollü müsün vay vay kaymaklı mısın vay vay . Tercüman ve Cumhuriyet o kudretli günlerini kaybetti ya yerlerine gelenlere bi bakalım. Cumhuriyet yerine Taraf, Tercüman yerine Zaman. Le havle cektirecek kadar enteresan. Tabi bu göreceli bir tesbit. “Ne alakası var” diyen ibrikler de olacaktır, onlara yanıtım “ben böyle buyurdum. Şeyhülmuharririm ben uleeeen” dır. O kadar . Neyse konuyu yine mundar ettim. Demem o ki Zaman ve Taraf ensest ilişkinin çocuklarıdır bana göre. Tercüman ve Cumhuriyet ensest ilişkisinin çocukları. Ben mi hangi ekolüm. Hiç böyle cephelerle işi olmayan. Kurşun askerlik yapmayan. Sadece işi haber olan. Günaydın ekolü.
4 Kasım 2009 Çarşamba
Hişşt. Sen hangi ekolsün.
Şu ekol meselesi hep vardı aslında. Şelhülmuharrir zamanlarından Babıali günlerine kadar.. Şeyhülmuharrir de ne afili bişi yahu. Sen kimsin “Şeyhülmuharrir” Heyyyt. Akan sular durur. “kimsin sen mustafa hoş “ şeyhülmuharrir:) Neyse Ben babıali yıllarını bilirim. Şeyhülmuharrir dönemine yetişemedim. Benim dönemim Cumhuriyet, Tercüman ekolleri dönemine denk geldi. Bu iki taraf ekol değil daha çok iki fikrin cephesi olmuştu. Aslında kardeştiler düşman da görünseler. Biri diğerini besliyordu. İşin doğrusu buydu. Düşman görünen iki kardeş. İki taraftan olmak ta kötüydü aslında yahu. İdeologlar kebap yaparken çalışanlar, işin mesleki nosyon ve formasyonu yerine cephelerde savaşan kurşun askerlere dönüşmüştü. Bu ekolün temsilcilerinin daha sonra merkez medyada yedikleri haltlar da az değildi ya bu da ayrı. Şimdi Zaman ekolü moda. Devir de konjonktür de onlardan yana. Ekollü müsün vay vay kaymaklı mısın vay vay . Tercüman ve Cumhuriyet o kudretli günlerini kaybetti ya yerlerine gelenlere bi bakalım. Cumhuriyet yerine Taraf, Tercüman yerine Zaman. Le havle cektirecek kadar enteresan. Tabi bu göreceli bir tesbit. “Ne alakası var” diyen ibrikler de olacaktır, onlara yanıtım “ben böyle buyurdum. Şeyhülmuharririm ben uleeeen” dır. O kadar . Neyse konuyu yine mundar ettim. Demem o ki Zaman ve Taraf ensest ilişkinin çocuklarıdır bana göre. Tercüman ve Cumhuriyet ensest ilişkisinin çocukları. Ben mi hangi ekolüm. Hiç böyle cephelerle işi olmayan. Kurşun askerlik yapmayan. Sadece işi haber olan. Günaydın ekolü.
23 Eylül 2009 Çarşamba
Ebeni Seviyorum!
Tom Waits mi daha çok seviyosun Neşet Ertaş’ı mı? Bu tip sorulara ifrit olurum oldum olası. Vakti zamanında çocukken, develer tellal iken, pireler berber iken bir komşumuz misafir odasının en kalabalık halinde “gel bakalım Mustafa” diye huzura çağırmıştı. Böyle huzura çağırılmalardan nefret ederim ya o ayrı. “Söyle bakalım Mustafa aneni mi daha çok seviyorsun babanı mı” hiç düşünmeden bağırarak yanıt vermiştim. “Ebeni” Ardından okkalı bir tokat suratımdaydı. Tam da aslında babamı mı desem diye içimden geçmişti ki o tokatla iyi ki vazgeçmişim diye kendimi avutmuştum. Bir çocuk için ne zor sorudur. Pedagojiden bi haber ebeveynlerin evdeki saadeti bölme teşebbüsüdür bu soru. Feodalizmin sanrıları ve sancıları üzerine ayrı bir yazıda geyik çeviririm ama şimdi mevzu olan Tom Waits mi Neşet Ertaş mı sorusuna “ebeni” diyerek kurtulamam. Hani Rihanna mı Neşet Ertaş mı deseler önce kafa atar sonra da tabi ki Neşet Ertaş derim. Durum farklı. Zaten soruyu soran “dingil” de beni tetiklemek için sordu. Hiç kıvırmadan net söyledim. İki si de . Orta yolculuk yanıtı değil bu. Tom Waits’i bilip de Neşet Ertaş’ı bilmemek ayıptır. Yerellik, evrensellik paradoksuna da kıl oluyorum ya. Neşet Ertaş’ı bilmek “ıııyy” Tom Waits’i bilmek “ Wıııyy” yok öyle bir şey. Zaten Tom Waits’i bilen Neşet Ertaş’ı da sever ve bilir. Ben sadece popüler kültür ikonlarını ilahlaştırıp, kendi yurdundan değerleri ıskalamak ya da yok sayanlara “ebeni” diyorum. Kazancı Bedih’i yok saymakla mı çağdaş muassır medeniyete ereceğiz yahu. Deli Selim’i bilmezsen, Şükrü Tunar’ı bilmezsen, Tamburi Cemil Bey’i bilmezsen, Çekiç Ali’yi bilmezsen, Neşet Ertaş’ı bilmezsen Rihanna’yı bilsen ne olur. Dur yeri gelmişken Neşet Ertaş’ı tanımıyorum deyip PR çalışması yapan popçuya kimse vay cahil demedi. Oysa Emrah küçüklüğünde Mozart’ı tanımamasının bedelini hala ödüyor. Mozart tanımazsan “ayy cahil” Neşet Ertaş’ı tanımazsan “toprak kokar o şekerimm ııııyy” .Yok hala Tom Waits mi Neşet Ertaş denirse yanıtım ufacık tefecikken olduğu gibi. “ Ebeni” olur. O kadar.
17 Eylül 2009 Perşembe
14 Eylül 2009 Pazartesi
al beni yar götür buralardan

Bulutlardı yağmuru getiren
Hüznüm bulut oldu
Yağmur oldu yasak sevdamız
İnatla gurbete doğdu
Acıya büyüdü sevgiler karanlıklar kentinde
Güneşi hiç göremeden
Oynadığımız bir oyundu
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Yitirmekten yitirilmekten
Korkudan korkmalardan
Aldatmadan aldatılışlardan
Hiç almadan hep vermelerden
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
Yasaktı bize sevda yaşamak
Aramızda hep birileri oldu
Aramızda hep sende oldun
Ben yalnız seninle doğdum
Al beni yar götür
Götür buralardan
Bıktım artık hep aynı varoluşlardan
10 Eylül 2009 Perşembe
7 kadın
Bir film olsa gözyaşları sel olur sinema salonlarında. Bir roman olsa, okuyanın gözyaşları ıslatır kitap sayfalarını. Ama bu yaşandı.Yedi kadın bir panelvanda boğularak hayatını kaybetti. Şu sel mevzusunda yatacak yeri yok ahkam kesenlerin. Nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakça. O ayrı. Am ben O 7 kadını düşünüyorum. Modern çağın köleleri gibi dolduruldukları panelvandaki hayallerini, ölüme gidişlerini. İçim burkuluyor. İçlerinden biri 19 yaşında. Modelistlik stajı yapıyormuş. Hani derler ya hayatın baharında, tam da o çağlar. Şimdi ne hayal kaldı, ne de bahar. Ne uğruna ölüme gönderildi o 7 kadın. Daha fazla kazanmak. Sonu mu var ki bu kazanmanın. Kazanan, kazanana. Denetleyen yok, takip eden yok. Kazanacak ki. Daha lüks araba alacak. Kazanacak ki görmezden gelecek. o 7 kadın ölecek ki, onlar yaşasın. Topluca bir körleşme yaşanıyor. İşte bu körlükte yitti gitti o 7 kadın.
8 Eylül 2009 Salı
Başkasını Seviyorum
Olabilecek en travmatik cümle budur ilişkilerde. Maskulen ya da feminen cenahtan gelsin kaldırması mümkün değildir. Gürz gibidir alimallah. Yol arkadaşım Ömer (Özgüner) bu gürz gibi cümleden roman yazdı. Bugün yarın kitap raflarında yerini alacak. Başkasını seviyorum diyemeyenler için de bu kitap kurtarıcı olabilir. Alırsın hediye verirsin mesajı alan alır. Neyse bi okuyayım kallavi bir yazı döşeneceğim. Şimdilik bu reklam gibi olsun. Haberdar ediyorum. Alınıp okuna. Sonra da allah ne verdiyse yazıp, sayar, söveriz.
15 Temmuz 2009 Çarşamba
Poliplerim nerdeee ulaaaan!
Diri diri öldüm ben. Hem de bir iki saat kadar. Ölürken huzurluydum yeniden döndüğümde agresif. Herşey aslında doktorun sözleriyle başladı. “ Safra keseniz sizlere ömür bir an önce alınmalı. Taş yapmışsınız bir de polip” . Noluyoo yahu. Taş tamam biliyorum. Bu polip de nesi. Kurt gibi birşey mi. Ne yer ne içer, niye bana musallat oldu. ‘Ulan demedik mi sana salata yiyip durma. Asortik beslenme ayakları al gör ebeninkini. Ulan yoksa az pişmiş karidesler polip mi oldu içimde. Modern hayata inat mecnun olmaya kalktım, aşk meşk işleri mi bozdu?’ cehaletimle başbaşayım. Polipe kafa atılır mı? Ya da küfretsem kaçar mı? Olmadı. Olamadı. Kaçarı yoktu. Narkozu dayatıp kaportada ciddi bir hasar olacaktı. Bir de polip denen bu adi parçacık kanser denen malanettle kankalık da yapıyormuş. Gel de tırsma. Efelendim epey bir. Yemedi. Melül, melül gittim hastaneye. Önce kontroller. Kan alırken hemşirenin iltifatı da egoyu tavana vurdurdu. ‘Damarınız nefis’ . Bimukabil. Ve o an. Diri diri ölme anı. Alnında sarı lacivert beresiyle anestezi uzmanı yaaklaşıyor elindeki mucizevi sıvı narkozla. Tepemde 10 bin mumluk ampuller. Çok soğuk üşüyorum. Elimi tutsana diyorum. Ne çok ihtiyacım var. Elim tutuluyo. Gözümü aralayıp bakıyorum nasırlı elleriyle hastabakıcı abi. Salaklaşmanın manası var mı ne işi var ameliyathanede. Hastanede bile yok. Şimdi uyuyacaksın diyor sarı lacivert bereli narkozcum. Gözlerim kapanıyor huzurluyum. Mutluyum. Gidiyorum. Kendinize iyi bakın. Hoşçakal dünya. Üstü kalsın. Artık HOŞsuz Kal... Neyaptınız bana lan. Niye dirilttiniz beni .Poliplerim nerdeeee. Bırakın beniiii.”lütfen sakin olun Mustafa bey. Ameliyattan çıktınız. Herşey yolunda. Lütfen sakin olun. “ Ne acayip bir durum. Diri diri ölürken ne kadar huzurluydum Geri gediğimde yıkmışım ortalığı. Oysa ben giderken agresif döndüğümde mutlu olacak biriydim. Ne yaptınız bana siz, geri gelmeyi istemeyecek kadar. A insanlar ne yaptınız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
