16 Şubat 2010 Salı

Hişşşt Hedonist , Naber Hazcı

Fotoğrafa bir bakar mısınız. Hayat budur bazen. Denizde yüzerken bir nefes sigara çekmek. Ooohh. Yaşamak güzel. Memlekette en büyük zevklerimizden biriydi, sigarayla denize girmek. Sigara ağızda Aktaş’a çıkılır. Aktaş dediğim denizin ortasında koca bir taş. O bizim adamızdı Vona’da. Islatmadan Aktaş’a çıktım mı en tepeden doğru denize sigara cosss. Ne cok keyif alırdık bundan. Yılardır yapmıyorum sigarayla denize girmeyi. Nedenini de sorgulamadım aslında. Ama şimdi dip bellekte bişeyler çıkıyor. Sigarayla denize girmeyi. “ ayy ne magandalık” olarak görenlerle mi tartışmıştık sonra o mu kaldı bilmiyorum ama ilk fırsatta yapıcam yine. Hatta puroyla girmessem namerdim. Hayattan keyif almayı bırakmamak lazım. Aşık ol, acı cek. İşte bunal. Şehirdenden sıkıl. Evde buhran. Sokakta hüsran. Bu ne yahu. Vazgeçiyorum bu hayattan. Hayattan hazzedecek, hazcı olacam. Hazcı güzel kelime. Namuslu filminde mutemet Ali Rıza (Şener Şen) parayı aldıktan sonra masaj salonuna gider. Orada uzanır şöyle yüzükoyun. Parayı başının altına koyar. Öyle bir “oooohh “ çeker ki gördüğüm en iyi film sahnelerinden biridir. İşte hayat O “oooooh”ta gizli. Şimdi melankoliden hazcılığa geçme vaktidir. Malum önümüz bahar. Nisan- mayıs ayları gevşer gönül yayları..."oooohhhh".

11 Şubat 2010 Perşembe

Gitmek kaçmak mıdır?


İnsan ruhu gitmeye mi kalmaya mı yakındır? Adamına göre değişir. Kadınına göre de değişir. Uzmanlara göre gitmek ‘doğal bir dürtü değil kişilik yapısıyla orantılı bir davranış’. Peki 10 puanlık uzman sorusu geliyor. Hangisinden gitmek daha zordur. Bir adamdan? Kadından? aileden? sevgiliden? eşten? işten? şehirden ? arkadaştan? Zor . çok zor. Sevdiklerinden gitmek zordur. Sevmediklerinle kalmak daha da zordur. Benim ruhum gitmeye yakın. Psikiyatrist arkadaşım ‘ruhun bozuk ‘diyor. İn to the wild filminde gitmelerim nasıl da depreşmişti. Sonra motosiklet günlüğü’ni izledikten sonra gitmeyen her yerim ağrıdı. Kalbim giderken acır, beynim kaldığımda zonklar. Ama bir şekilde giderim. Ruhum bozuk işte. Şöyle bir dolaştım edebiyat alemini gitmek neyi beslemiş diye. Mesela Ahmet Telli

“gitmek...bir büyü gibi saran
ağrılar yumağı, kışkırtılmış düşlerdir”
demiş. En güzel gitme güzellemesi de ezeli ve ebedi babamız Can Yücel’den geliyor.

“bugünlerde herkes gitmek istiyor. küçük bir sahil kasabasina, bir baska ülkeye, daglara, uzaklara... hayatindan memnun olan yok. kiminle konussam ayni sey... her seyi, herkesi birakip gitme istegi. öyle "yanina almak istedigi üç sey" falan yok. bir kendisi. bu yeter zaten. her seyi, herkesi götürdün demektir. keske kendini birakip gidebilse insan. ama olmuyor. hadi kendimize raziyiz diyelim, öteki de olmuyor. yani her seyi yüzüstü birakmak göze alinamiyor. böyle gidiyor iste. bir yanimiz "kalk gidelim", öbür yanimiz "otur" diyor. "otur" diyen kazaniyor. o yan kalabalik zira. is, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu... en kötüsü aliskanlik. aliskanligin verdigi rahatlik, monotonlugun dogurdugu bikkinligi yeniyor. kaliyoruz. kus olup uçmak isterken agaç olup kök saliyoruz. evlenmeler... bir çocuk daha dogurmalar... borçlara girmeler...isi büyütmeler... bir köpek bile bizi uçmaktan alikoyabiliyor. misal, ben... kapidaki rex'i birakip gidemiyorum. degil bu sehirden gitmek, iki sokak öteye tasinamiyorum. alip götürsem gelmez ki... bütün sokagin köpegi oldugunun farkinda. herkes onu, o herkesi seviyor. hangi birimizle gitsin? "sirtinda yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardir; evet, sirtimizda yumurta küfesi var hepimizin. kendi imalatimiz küfeler. ama egreti de yasanmaz ki bu dünyada. ölüm var zira. ölüme inat tutunmak lazim. inadina kök salmak lazim. bari ufak kaçislar yapabilsek. var tabii yapanlar. ama az. sadece kaymak tabakasi. hepimiz kaçabilsek... bütçe, zaman, keyif...denk olsa. gün içinde mesela... küçücük gitmeler yapabilsek. ne mümkün. sabah 09.00, aksam 18.00. sonra baska mecburiyetler. sikisip kaldik. sirf yeme, içme, barinmanin bedeli bu kadar agir olmamali. hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz. bir ömür karsiligi bir ömür yani. ne saçma. bahar midir bizi bu hale getiren? galiba. ben her bahar asik olmam ama her bahar gitmek isterim. gittigim olmadi hiç. ama olsun... istemek de güzel” budur .

Ama kelimelerin efendisi Özdemir Asaf

“gelirken ağlamıştın
orası için
giderken de ağlayacaksın
burası için”

bu gitmeler gitme değil diye vuruyor yüzümüze. Kavafis’e de fena selam çakıyor. “ bu şehir arkandan gelecek” . En cok da Borges’in canhıraş hayat dersi bozuk ruhumu okşuyor. . Sonunu yazayım;

“hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan, gitmeyen insanlardandım ben.
yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
eğer yeniden başlayabilseydim,
ilkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
ölüyorum...

Madem gitme dürtüsü harekete geçti. En çok giden Tezer Özlü’yü unutmamak lazım.

“pazar günleri... şimdilerde... sokak aralarından geçerken... gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim... evlerin pencere camları buharlaşmışsa... odaların içine asılmış çamaşır görürsem... bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek.......... isterim hep”

4 Şubat 2010 Perşembe

Aşk nedir amca?


İki küçük afacan konuşuyordu.
-Aşkı biliyor musun?

- Biliyom tabi. Babamın annemi mutfakta öpmesi.

-Salonda öpünce aşk olmuyormu ya da yatak odasında.

-olmaz denilen yerde öperse aşk olur.. yaaa

“Şimdiki çocuklar harika” hamasetini vatan millet sakaryadan hallice gördüğüm için oyle şeyler söylemem. Ama hani gerçeklik denen şey bazen bu kadar çıplak ve nettir. Rain Man filminde Charlie Babbitt(Tom Cruise) otistik kardeşi Raymond’a (Dustin Hoffman) ilk öpüşmesinden sonra ne hissettiğini sorar. Raymond’un yanıtı. “ıslak”tır. Duygudan arınmış gerçeklikte öpüşmek ıslaktır. İki küçük afacan döndü bana aynı soruyu sordu. “ aşk nedir amca” . Raymond’tan hallice yakalandım bu soruya. Bir amca denilecek yaşta olmak fena koyuyor. İki amca denilecek yaşta aşık olduğunu belli etmek daha da can sıkıcı. Üç karizma elden gidecek hemen bir yanıt bulmalıyım. Ezel’den bir dayılık olduğu için aldım çocukları karşıma boy boyladım soy soyladım.

-şimdi çocuklar bana müsaade edin mutfakta iki bardak su hazırlayacağım size

-tamam Mustafa amca bekliyoruz. ( hay amcanızı...)

-Eveeet çocuklar

-önce cam bardaktaki sudan bir yudum alın, sonra kupadakinden

Her iki afacan cam bardaktaki suyu lıkır lıkır içti. Kupadakini de "öğğrrrkk" diye püskürttüler ortalığa

-bu ne yaaa Mustafa amca (abi de yavrucum abii)

-Yaa işte budur çocuklar. Kupada içtiğiniz tuzlu suydu. İşte o aşktır.

2 Şubat 2010 Salı

Kanlı Gömleğini Koklardı Annem

Anne ile babanın yatak odasına girilmez. Oyleydi benim çocukluğumda. Mahremiyet kutsanırdı. Yatak odasının her hangi bir esrarı yotu ama o sandık olmasaydı. Albenisi öyle böyle değildi. Nasıl da süslenmişti annemin ceyiz sandığı. Sanki gelin annem değil o olmuştu. Annemin gelinlikli fotoğrafları sönük kalıyordu yanında. Tamam yatak odası fena halde mahremdi de o ceyiz sandığı habire günaha davet ediyordu. “Gel bendeki gizemi çöz” diye. Günaha davete, o kadar çocuk içinde bir tek ben uyacaktım, bu belliydi. Kimsenin umurunda değildi o sandık. Annemin sabah namazına kalktığı zaman gizlice açtığı o gizemli sandık. Sürekli annemin anahtarını koynunda sakladığı sandıktaydı gözüm. Annem de hiç acık vermiyordu. Sanki biliyormuş gibi oynuyordu benimle. Kedi fare kovalamacasına dönmüştü. Kim av kim avcı birbirine karışmıştı. Ama ne yapıp edip o sandığın gizemini çözecektim. Kesin o sandıkta hazine vardı. İyi de annem neden ağlıyordu her sabah o sandığı açtığında. Hazinenin varlığından duyulan sevinç gözyaşı da değildi ki. İçten içe ağlıyordu annem sadece. Yıllarca sürdü kovalamaca . Ben pes etmedim annem hiç acık vermedi . Ta ki o güne kadar. Annem banyoda fenalaştı. Hemen hastaneye kaldırdılar. Apandist belası fena yakalamıştı. Bana da gün doğdu. Anahtar ilk kez annemin koynu yerine soğuk banyonun mozaik zemininde duruyordu. Herkes hastaneye koşmuştu. Bense evde ilk günahımın anahtarını kilite sokuyordum. Nefes nefese kalmıştım. Sandık kiliti günah çanı gibi sesini çıkardı. Artık günah işlenmiş keyfini sürme vaktiydi. Sandığın kapağını açtığımda dondum kaldım. Sadece bir gömlek vardı. Kan içinde bir gömlek. 22 yaşında pusuda vurulan dayımın gömleği. Kanı yerde kalan dayımın gömleği. Kanı yerde kaldığı için hep kanardı o gömlek. Nükhet ipekçi 31 yıldır sakladığı gömleği yayında çıkarınca o sandık ve annem geldi aklıma. O gömlek bir televizyon şovu değil bir isyandı. Annemin her sabah namazı öncesi döktüğü gözyaşı gibi..

25 Ocak 2010 Pazartesi

Çaresizliğin Çığlığı


Haber önüme geldi. “Üniversiteli anne molada doğurdu ve bebeğini çöp kutusuna attı.” Haberin özü bu. Şimdi “Vicdansız anneden, üniversiteliye yakışmayan doğuma” kadar bir sürü yorum yapılarak bu haber verilecek. Haber önüme geldiğinden beri sadece O 22 yaşındaki kızın çaresizliğini ve yalnızlığını düşünüyorum. Bu nasıl yalnızlıktır. Bu nasıl bir ıstıraptır. Ölümü göze alacak kadar, canından canı ölüme gönderecek kadar çaresiz kalmak. Empati yapmayı deniyorum olmuyor. Kimbilir o doğuma kadar neler yaşamıştır. Hayatın ince cizgilerinde nasıl dolaşmıştır. Bu yaşta bu büyük hesaplaşma hiç adil değil. Bu sonuç ta adil değil. Deniyorki gayri meşru ilişki bebeği. Meşrusu ne ki bunun. Her gün manşetleri süsleyen , ekranları kaplayan “yapay döllenmeyle hamile kaldı” “ babasız doğuracak” güzellemeleri yaptıklarınızınki mi meşru. O meşrulaştırılan hayat, bu kız cocuğuna niye bu kadar acımasız. Anne, baba, çevre, sevdiği adam hepsi molada bırakınca ne yapacaktı? Kimseye çaktırmadan o cocuğu doğurmak kolay mıdır? İçteki o acıyı düşünün. Dışarı atmak istediği cocuk değil acı. İçindeki yalnızlığı, çeresizliği dışarı çıkarmak istemek ama dışarı çıkması gereken canı içerde tutmaya çalışmak. Bu bedel hiç adil değil. Şimdi ne olacak? Okul hayatı nasıl devam edecek? O aile ne yapacak? O kız ne yapacak? O kız yitip gitmesin istiyorum. Biliyorum çok şey istiyorum...

19 Ocak 2010 Salı

Kaderimin efendisiyim, ruhumun kaptanıyım


İki farklı adam, iki ayrı yaşam, aynı şair, aynı dizeler. “kapı ne kadar dar olsa da, cezam ne kadar ağır olsa da, kaderimin efendisi benim, ruhumun kaptanı benim” . 1849 ile 1903 yıllları arasında yaşamış İngiliz şair William Ernst Henley, İnvictus şiirinde böyle diyor. Yılar sonra invictus şiirinin dizeleri iki ayrı bedende yeniden hayat buldu. Biri Oklohoma’da 168 kişiyi öldüren bombacı Timothy McVeight, öteki de bir direniş sembolü Nelson Mandela. Timoth McVeight 2001’de idam edilmeden önce “Kaderimin efendisiyim, ruhumun kaptanıyım “ diyordu. Sonra da eklemişti. "ben bir amerika ürünüyüm, beni siz yarattınız". Etkileyiciydi. Bir katilin bu çıkışı ve kullandığı argüman. Clint Eastwood’un yönettiği Mandela’nın iktidardaki ilk günlerini anlatan filmde de aynı dizeler var. Zaten film’in adı da Henley’in şiirinin adı. “invictus”. Siyah öfkeyi gökkuşağı renkleriyle durduran Mandela da filmde aynı dizeleri söylüyor. “Kaderimin efendisiyim, ruhumun kaptanıyım “. İki adam...biri can alıyor diğeri can alanlara karşı canını siper ediyor. İki si de aynı şeyi haykırıyor. “kaderimin efendisiyim. Ruhumun kaptanıyım”...

13 Ocak 2010 Çarşamba

dos gardenias hayat


Aşk, hayat, dostluk, vefa, özlem, hicran, ölüm, arkadaşlık, paylaşım ve daha bir sürü şey. Hepsi bir düette gizlidir. Hayata dair en insani herşey vardır o düette. Dos Gardenias...Ooof oofff. Hele final anında Omara Portuondo öyle bir sarılır kadim dostu İbrahim Ferrer ‘e ki akar gözyaşları gardenya çiçeğinin içine doğru. Oradan da yüreğinize imbikten damıtılır gibi hüzün ve hayat geçer. Bilir Omara bir daha birlikte şarkı söylemeyebilirler. Hayat gardenya çiçeği gibi gibidir artık. Bir su zerresi bile anında soldurur hayatı. Bilirler ve öyle yürekten söylerler. Ayrı bedende tek yürek olarak söylerler. Ve oylede olur. İbrahim ferrer çeker gider. Omara şimdi tek başına söyler dos gardenias’ı. Bir başka hüzün ve özlemle. Hayattır işte bu.. Ne zaman izlesem o sahneyi etkiler ilk günkü gibi. Hayat bu kadar sahicidir o düetle . Oysa yabancılaşan hayatın sahiciliği ne kadar hazin. Yine öylesine bir gündü alışveriş merkezindeki bir elektronik mağazası. Yaşlı bir kadın girdi içeri . Satış elemanı kızla karşılaştı.

“ay canım canım. Çok özledim . nasılsın sen”

“ayy canıım bende çok özledim.”

Sarıldılar birbirlerine. Yaşlı kadın kızına sarılır gibi sıkı sıkıya kucakladı. Satış elemanı kız da sarıldı ama bir gözü şefinde. Hani diyor ki, “ bak bak. Müşteriler beni ne kadar seviyor” yaşlı kadın daha bir sarıldı.

“görmüyorum sizi nerelerdesiniz”

“ sorma kızım. 3 ay hastanelerde süründüm. Sonra da huzur evine bıraktı kızım beni. Hasta halimle nasıl ilgilensin. 6 aydır huzurevindeyim. 4 aydır görüşmüyoruz. Bugün buraya gelecekti ,buluşacaktık. Ama işi çıktı gelemedi. Bende buraya uğradım”

“ne iyi yaptın burnumda tüttünüz vallahi. Çok özledik”

“saol canım benim. Ziyaretime gelirsin. Gelirsin değil mi”

Bu arada şef başka bir müşteri için yan tarafa geçti. Bıraktı o anda yaşlı kadının elini ve hemen şefin göz alanına giren bir başka müşteriye kollarını açarak koştu. “vaay vaay efendim. Hoş geldiniz. Nerelerdesiniz. Özlettiniz kendinizi.....”